6 Şubat 2021 Cumartesi

kar... bahar... ve bizde bugünler...

En çok blog yazmayı seviyorum ama buraya uğramayalı da 11 gün olmuş. Yokken buralarda diğer sosyal medya uygulamalarını da kullanmadım. Ancak arada twitter a girip şöyle bir kolaçan etmeden de duramadım. Zira bendeki izlenimleri teyit ediyor mu hâlâ, en çok da bunu merak ettim.😀 Tespitim şu; Twitter tam bir manipulasyon aracı. Covid le yüzleşip dünyanın yeniden dizayn edildiği gerçeğini farketti isek, twitter ın işlevi ile ilgili gerçeği de gözardı edemeyiz.  Zira dünya dizayn edilirken önce insanların zihinlerinin dizayn edilmesi gerek. Bu pek çok sosyal medya aracı ile yapılıyor ama bu konudaki en aktif ve en etkin araç twitter. Neyi bilmemizi, neyi öğrenmemizi istiyorlarsa algıyı o yöne doğrultarak o şeyin cici taraftarları ve kötü karşıtları ile götürüyorlar süreci. Biz de saf saf “aman ne güzel çoğulcu bir ortam herkes fikrini iletebiliyor” diyor, okuduğumuz her şeyi "gerçek" kabul ediyorsak yörüngelerine çoktan girmişiz demektir. 

Dünyayı dizayn ederken insan zihnini de dizayn eden güç, son derece zeki ve planlı-programlı-sistematik bir şekilde ilerleyen bir güç. Neyi nasıl düşündüreceğini, neye nasıl inandıracağını ince ince hesaplayıp öyle alıyor yolunu. Bunu da tabii ki tek başına yapmıyor. Bazı yazılı basın ve görsel medya organları ile işbirliği içinde. Bazı siyasetçilerle (yerli-yabancı), bazı oluşumlarla aynı şekilde işbirliği içinde. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerini referans gösteren bir birliktelikleri, yanyanalıkları var. Twitter’ın oluşturmak istediği algıyı yaymak ve ateşli savunucusu olmak için can atan Twitter fenomenleri var. Her gün haksızca birilerini aforoz ediyor, öte yandan hiç de haketmeyen birilerini de “ilah” ilan ediyorlar. Adı bir şekilde “trend topic” olan günahıyla-sevabıyla ya da iyisiyle-kötüsüyle, DEMOKRAT BİR ŞEKİLDE trend topic olmuyor. Ya itibar suikastına uğratılıp yerden yere vuruluyor ya da balon gibi şişirilip gökyüzüne salınıyor. Balonun balon olduğunu göremeyenler dünya gerçeklerini twitter da okuduklarından-gördüklerinden ibaret sanıyor. Twitter ı masum, işine gücüne bakan, tarafsız, çıkarsız, amaçsız bir mecra olarak görenler ya gerçekten saftoriktir ya da twitter ın ideolojik amaçlarıyla aynı paralelde hisseden ve düşünen kimselerdir. Celladını sevenler gibi manipülatörünü sevenlerin olmasına da şaşırmalı mıyız? Artık dünyada çok az şeye şaşırıyorum!


Geçen gün şöminemize çok eski fotoğraflarımızdan bir photo-bunting yaptım. Yılbaşı öncesi bulup aldığım mandallı led ışık ve o mandallara iliştirdiğim fotoğraflardan ibaret... Kocacıkla arkadaşlık zamanlarımızdan, evliliğimizin ilk yıllarından ve kızımızın küçüklüğünden bir kaç foto... 

Hani evinin duvarlarını eski fotoğraflarla dolduran insanlar vardır ya, bu ara kendimi onlara çok yakın hissediyorum. Maziye terkedilmiş, kutulara istiflenmiş bir dolu güzel anıyı çıkarıp çıkarıp gözönüme almak istiyorum. 


Doğumgünümden bir gün sonra  kar yağdı. Öğleye kadar çatılar biraz tutsa da öğleden sonra çıkan lodosla çok kısa zamanda tüm kar eridi gitti.

Ertesi gün, yüksek yerlerde kalmıştır belki, düşüncesiyle kır yollarına düştük. Kış güneşinin pırıl pırıl parlattığı altın parıltılı, karlı bir orman bulduk. Fotoğraflar aslını asla yansıtamayacağından bir dolu video çektim. Erimekte olan dallardan yana-döne yerlere düşen su damlacıkları öyle nefisti ki, dönüp dönüp bakıyorum. Damlalar dönerek düşmüyordu aslında.. güneş ışığından yanar-döner bir hale geldikleri için dönüyormuş gibi ışıldayarak düşüyorlardı. Hayatımda böyle bir görüntüye ilk kez şahit oldum. Kardan sonra her yer yine bahara döndü. Ilıcık, güneşli günler... ve her yerde beyaz beyaz, pembe pembe bahar çiçekleri... Doğa yarımadamızın her yerinde kış uykusundan uyanmış halde... ve öyle güzel ki.

Tutunamayanlar gibi ağır bir kitabı bitirince pdf kitaplarımı tarayıp kolay okunur bir kitap aradım. Frances Hodgsot Burnett'in "Gizli Bahçesi"ni buldum. Çocuk kitabı... ama bana göre asla çocuk kitabı değil... Büyükler de okumalı. Kitap biter bitmez peşine 2020 yapımı filmini izledim. Ama kitap filmden kat kat güzel, çok çok daha güzel. Zihnimi biraz rahatlattıktan sonra yine pdf kütüphanemden etkinlik yazarımız İrvin Yalom'ın "Divan" isimli romanına başladım. Sıkılırım zannederken su gibi akan bir konu ve merak uyandıran-sürükleyen bir anlatımla karşılaştım. Bugün de daha fazla dayanamayıp Yeşilin Kızı Anne serisinin "Avonlea" sine başladım. Her iki kitabı aynı anda okuyup peşine bu ay bir de Virginia Woolf''un  "Dalgalar"ını okumayı planlıyorum.

Bu ara okuma arzumun önüne asla barikat koyamıyorum. 😊


Kur'an kursumda "elif ba"yı bitirdim, "kur'an okuma"ya geçtim. Hem de gayet tıkır tıkır okuyorum. Meğer benim kur'an-ı kerimimdeki arapça bölüm küçücük olduğundan, yazılar da dar alana sıkıştığı için harfler ve harekeler içiçe geçmiş olduğundan karıştırıp duruyormuşum ben. Görümcem arapça bölümü çok geniş olan yedek kur'an-ı kerimini verdi. Yazılar büyüdü, harfler aralandı, harekeler ilgili alanlarında kaldı, okumam da pek bir rahatladı. 😊 Bu kur'an-ı kerimin şöyle bir kolaylığı da var; yanlış  okursam altında doğru okunuşu mevcut. 

Ben önce okunuşları ayraçla kapatıyorum, arapçasını kendi kendime okuyorum. Sonra ayracı kaldırıp doğru okuyup okumadığımı kontrol ediyorum. Bir bakıma da teyit ediyorum. En son da gelip bir kez de kendi kitabımdan okuyorum. İçiçeliği de zihnimde kavramam-anlamam gerek.

İzole günlerin en büyük kazancı şüphesiz kur'an okumayı öğrenmem oldu. Çok ama çok mesudum.

Evde hayat bir şekilde geçiyor zaten... 

Korona sebebiyle çalışma hayatından kopmuş biri olarak, ev kavramının asıl anlamının yuva olduğunu bu süreçte daha bir kuvvetli hissediyorum.


Kocacıkla iş paylaşımlarımız var. Kahvaltılar artık hep ondan...
Ben de masanın her türlü haline razı oluyorum. 😊


Bazen de düşünüyorum... ne çok şeyi mesele etmişim. Varsın bazı şeyler uyumsuz, hatta dağınık olsun! Ne olacak ki! Di mi ama?! 😊

Bizim evden başka bir günbatışı ile... Herkese huzurlu, mutlu, sağlık dolu izole günler! 





Pieni Lintu - MakroTex challenge

26 Ocak 2021 Salı

hoş geldin yeni yaşım

 Dün (25 Ocak) doğumgünümdü. Hayattan bir yaş daha aldım. 

Belki de kabul etmeliyim; hem yaş alıyorum, hem yaşlanıyorum. 

Yalnız ben bu "yaşlanmak" fiilini ne zaman gündeme getirsem ablalarımdan da, benden büyük tanıdıklarımdan-arkadaşlarımdan da "dur bakalım, daha biz yaşlanmadık, ne yaşlanmasıymış öyle" zılgıtını yer, tosladığım duvardan gencecik, ter ü taze bir Ruşi olarak geri dönerim. 😊 Doğum günlerim kendimi yenilemem, tazecik hissetmem adına olumlu bir motivasyon aracı da aynı zamanda. 😊



Dün güne başladığımda bardaktan boşanırcasına sicim gibi bir yağmur yağıyordu. Şimşek olmayan yağmurlu havalarda pencereden dışarıyı seyretmeyi çok seviyorum. Bir o pencere bir bu pencere gezindim durdum. Gözler seyre dalınca beyin kenara çekilip suspus olmaz bende. 😊 Gördükleri ile bir dolu görüntüyü, düşünceyi çağrıştırır durur.😊 Günün de anlam ve önemi söz konusu olunca çok şeyleri, çok çok güzel şeyleri hatırladım, düşündüm, planladım-programladım, değiştirdim-dönüştürdüm... Yağmur dökülüp yeryüzünü bereketlendirirken, yeni yaşımın su yüzüne çıkmış (bilinç akışı da diyebiliriz bu ana) bu yeni düşün anı ile de ben kendi yaşamımın bereketli bir dökümünü yaptım.

Sonra hiç sanki bu yağmurlar yağmamış, dünya böyle sırılsıklam olmamış gibi pırıl pırıl bir güneş açtı. Saatler öğleyi geçtikten sonra gün kupkuru, ılıcık bir bahar gününe döndü. Aracımıza atlayıp kocacıkla düştük yollara. 
Veee kırlar doğum günüme yakışacak en güzel sürprizleriyle karşıladı beni.😀

Biz her bahar, baharı karşılamak üzere yarımadamızın aşağılarına giderdik. Bahar sabredememiş, biz evlerde pandemik kısıtlamalar içinde kış günlerinin getirdiği rutin hayatı yaşarken, usul usul gelmiş, badem ağaçlarının dallarına kurulmuş. 😀

İlkini gördüğümde belki yalnızca budur dedim. Ancak köy köy gezerken gördük ki çok, daha pek çok devamı varmış. Bir kış günü, ocak ayında, havalar bahar gibi ılıcık giderken kırlarda badem ağaçları bu havalara kanmış. 

Kanmışlar da.. kandırılmamışlardır dilerim...😟

Yine de tüm bu güzellikleri Allah'ın bir lütfu (ve hatta daha da ileriye gidip) doğumgünü sürprizi, en sevineceğim hediyesi olarak kabul edip... sevdim... çok çok sevindim... Bir sevinç de gün boyu aldığım kutlama telefonları/mesajları oldu.

Her şeyin sonu olduğu bu dünyada, bir yaşı daha sağlıkla yaşayıp tamamlamış olduğu için  mutlu olamayacaksa bir insan, doğum gününü de neden kutluyor ki o zaman! Yeni yaşın, önümüzdeki günlerin-ayların-yılların neler getireceğini bilemiyoruz ama en azından arkada bıraktığımız zamanların somut verileri var elimizde. Bunun için bile sevinmek, şükretmek gerek her doğum gününde.😇 
Hediyeler de işin cilası tabii. 😊 

Geçenlerde bir akşam baktım kocacık online alışveriş sitelerinden giysi ve aksesuar türünden bişeyler gösterip "şu nasıl, beğendin mi?" babında bişeyler söylüyor. Anladım hemen mevzuyu.. ve en realistik halimle "sen bana doğum günü hediyesi mi almak istiyorsun" dedim. 😀 Bir iki kemkümden sonra durum netleşince, "dur ben sana en sevineceğim şeyi göstereyim, onu al" dedim... (Bende L.M. Montgomery'nin Yeşilin Kızı Anne serisinin ilk kitabı vardı), ikinci kitabı "Avonlea" yi gösterdim. O da yetinmemiş yanına bir de serinin dördüncü kitabı "Rüzgarlı Söğütler"i katmış, doğumgünümde kütüphanemde ve zihnimde bulunsun istediğim iki kitaba daha kavuştum, çok çok mutlu oldum. (Gerçi kargocu hediyemi doğum günümden önce getirdi ve ben kapıyı açtığımda kocacık hala uyuyor olduğundan dayanamayıp hediyemi erkenden açmıştım ya... olsun!..😊 )
Serinin olmayanlarını da zaman içinde tamamlamak gerek bu durumda.

Henüz yeni kitaplarımı okumaya başlamak için zamanım olmadı ama ilk fırsatta ikisini de huşu içinde okumak istiyorum. Ama önce online kur'an kursumun hakkını vermeliyim. Bir dilci olmama, dil öğrenmeye çok yatkın biri olmama rağmen itiraf ediyorum; arapça gramer ve harf sistemi çok zor. Tam her şeyi öğrendim, sistematiği çözdüm derken bazı harflerin harekesiz kullanımı ile okunuştaki değişiklikler çıktı karşıma. Tamam bunu da çözdüm ama bu kez harfler bitişik yazıldığı için yazı sanki birbirine sıvanmış gibi oluyor ve hangi hareke hangi harfe ait anlamak zorlaşıyor. Bazı harfler de birbirine çok benzediğinden, hece bölünmesi gibi bir durum da söz konusu olmadığından, ayrıca bir harfi çözümlerken önündeki harflere de dikkat kesilmek gerektiğinden tabir-i caizse okumayı yeni söken çocuklar gibi kekeleyerek, bazen harfleri seslice birbirleriyle çarparak bazen de karıştırarak okumaya çalışıyorum. Üstelik ikinci haftanın sonunda hocamız değişti. İlk hocamız dersleri hoşsohbet biçimde, sorularımıza detaylı açıklamalarla cevap vererek götürürken yeni hocamız oldukça ciddi ve tam bir hoca edasında götürüyor dersleri. Mesela ben ilk hocamıza "hocam şu neden böyle" diye sorduğumda "çok güzel bir konuya değindiniz, o şundan şundan dolayı şöyle, bundan bundan dolayı da böyle" diye doyurucu açıklamalar getirirdi. Bu hocamız ise "Arapça'da böyle" diyerek kestirip atıyor. Açıklamalı, interaktif öğretimden çok, ezberci, öğretmen merkezli öğretimi önceliyor. Kurs arkadaşlarım kursu bıraktı... Eski sınıfımdan yalnızca ben kaldım. Ben kolay kolay bırakmam ama daha verimli bir öğrenim sürecinde öğrenmeyi de çok isterdim. Yine de her şeyi hocaya bırakmıyorum. You-tube da ilgili videoları izliyor, henüz gelmediğimiz derslere dahi önden kendi kendime çalışıp yolumu kolaylaştırmaya gayret ediyorum. Bazen oturup tek tek harf çözümlemeleri yapıyor, zorlandığım kelimelerin üstlerinde yazıp-çizip pratik ediyorum. En önemlisi de öğrendiğim her şeyi deftere aktarıyor, yeniden dönüp tekrar edebilmek üzere bilgiyi kalıcı kılıyorum. Söz uçar, yazı kalır!


Söz uçuyor, yazı kalıyor... ama bir de fotoğraflar kalıyor. 

O halde bizim evden güzel bir günbatımı fotoğrafı daha kalsın bloguma... 
Sevenine iyi gelsin.



16 Ocak 2021 Cumartesi

bluzumun robası - deniz - kırlar - çiçekler - evim evim güzel evim

Fransızlardan bluz (blouse) kelimesini almasaymışız adına ne diyecekmişiz acaba? Çünkü kazak denince akla kalın iplerle örülmüş, kışlık, kalın olduğu için de haliyle kaba saba, hantal örgü üstler geliyor. Benim ördüğüm şey ise hiç kalın değil, hiç hantal değil, kışlık değil, kazak desem kazak değil. Olsa olsa ancak bluz olur. (Vurgulamak istediğim şey bu değildi ama madem konu açıldı, harf inkılabı ile eski-demode denilerek dilimizde var olan pek çok Öztürkçe sözcük temizlenip bazıları yöresel sözcük adı altında TDK sözlüklerine alınmamış, yüzyıllardan beri gelen zengin dil literatürümüzden çıkarılıp dışlanmışken;  arkeoloji, direksiyon, kompozisyon, gazoz, afiş, aksesuar, alyans, şoför, kuaför, asansör, abajur, kombinezon, abiye, bikini, bluz gibi dilimize pelesenk olmuş 6500 den fazla daha pek çok fransızca sözcük için aynı tasa neden duyulmamış hep merak etmişimdir!😕) Neyse işte, baharda giymeyi planladığım bluzumun robasını bitirmiş bulunmaktayım. İncecik şişlerle kağnı hızında ilerleyen küçücük ama epey zaman alan bu bölümü bitirdiğim için de  çok ama çok mutluyum. Örerken, bahar aylarında renk renk çiçekler içinde giyeceğimin, kırlarda o çiçekten o çiçeğe pır pır uçup duracağımın hayali ile ördüğüm için de bu mutlulukta o hayallerimin payı olduğunu buraya not düşmeliyim. Mücadeleyi hayaller de besliyor, yalnız azim ya da kararlılık değil, bu projemde bunu çok net deneyimledim. Gerisini tığla örmek istediğim için (tabii Allahtan bir mani çıkmazsa) bahara dek bluzumu bitirmiş olurum... (dilerim.😇)

Havalar iyice soğudu. Kışı yarıladık artık. Diğer blogumda şurada ve şurada yazdığım kış ahbaplarım bu kış da geldi aklıma. Yine geldiler mi acaba diyerek kocacıkla düştük yola geçen gün. Cıkkk gelmemişler!😔 Avrupa'daki flamingoların çoğunun her zamanki göç yolları ile daimi yerlerine gitmeyip bu yıl daha çok Selanik ve Tekirdağ'da konakladıklarını duymuştum. Bizimkiler de belki oralarda takılıyorlardır. Aman sağ ve sağlıklı olsunlar, hiç gelmeseler de eski fotoğrafları ile avunurum ben. 💗 Belki de yine geç gelirler. Bekleyelim, görelim.

 Evden çıkış amacımız flamingocuklarım olsa da yaz-kış görmeyi çok sevdiğim, görünce çok mutlu olduğum yerlere gitme hayalimi de cebime doldurmuştum çıkmadan.  Bolayır Altı sahilinde bulduk kendimizi. 😀


Yazın buralar kalabalık olur. Deniz sezonu bitince bir yalnızlık çökse de her yer sanki seninmiş gibi de olur. Severim bu duyguyu. O yüzden buralarda doya doya yürümeyi, seyretmeyi kışın daha bir seviyorum. Hem rüzgar ve dalgalar da başka başka sesler verir, başka başka şeyler söyler kışın. Güzeldir hepsini tek tek dinlemek.... Müzik ve insan sesi karışmadan yalın ve sade olarak kulak kesilmek...


Küçük kır evlerini sevdiğimi biliyorsunuzdur artık. Bu evi de yıllardır bloglarımda paylaşıyorum ve çok seviyorum. Geçen yıl öğrencilerime yılbaşı hediyesi olarak İngilizce masal kitapları ve romanlar alırken kendime de almış olduğum Jane Eyre ile birlikte gittim bu güzel eve bu kış. Görüş alanımda sevdiğim ev, kulaklarımda dalgaların sesi, tenimde rüzgar... ve rüzgardan çıkan uğultular, ıslıklar...


Bir sayfasını sesli sesli okudum orada. Sesim rüzgar ve dalgaların seslerine karışıp gökkubbede dolaşıyordur belki şu an. Olur da birilerinin kulaklarına, oradan da içine doğru yol alırsa, o anki mutluluğumu da götürsün vardığı yere.😇


Madem soğuğu göze alıp düşmüştük yollara... Güneyli sahili de eksik kalmamalıydı. Gittik... Sahilde iki lüks jipten başka araç yoktu. Onlar da İstanbul'dan gelmişler. Tentelerini açıp ateşlerini  yakmış, anın tadını çıkarıyorlar. Bir kadın kıyı boyu yürüyüşe çıkmış. Tempolu yürüyor. Aracımızı park ettik hemen... Başladık, bir uçtan bir uca, yine ve yine, kilometrelerce yürüdük yürüdük yürüdük. 


Evde tıkılı kalmışlığın acısı da varken o açık hava, o tempolu yürüyüş nasıl iyi geliyor insana. Evde de yürüyorum ama ayak tabanı yere daima düz bir şekilde basıyor. Zemin sert olduğu için toprağın yumuşaklığını karşılamıyor. Engebeler, çukurlar olmadığı için de ev yürüyüşlerinde sürekli aynı kaslar çalışıyor, bazı kaslar tembelleşiyor. Yine de merdiven inip çıkmanın ciddi bir artısı var ama ev içi yürüyüşler, ev dışı yürüyüşlerin yerini tutmuyor. Fırsat bulmuşken yürüdük epey... Sonra kış rutinlerimizden biri olan sümbül toplamak için kırlara, kırlardaki saklı köşemize gittik. 


Uzun süre evde kalınca sabun, deterjan, yemek, kolonya gibi şeylerin kokularıyla sınırlı kalıyor koku duyumuz. Nergisler ve kasımpatları burnuma öyle güzel öyle keskin koktu ki, bu duyguyla hem insanın kokuları da özlediğini deneyimledim hem de evde tıkılı kaldığımız şu günlerde, gerçek çiçek kokuları ile evlerimizi mutlaka buluşturmamız gerektiğini farkettim. Neye maruz kalıyorsak dünyayı ondan ibaret sanıyoruz. Kokularda da öyle!


Kırlardan dönüşte çiçekçiye uğradım. Lale, nergis filan hiç olmaz bizim çiçekçilerde de, hiç olmazsa bir kaç sümbül almak istedim. Sümbüller daha satılmadan açmış ve çiçekleri de bozulmaya başlamış. Yani satıcının elinde uzun süre kalmışlar, alıcıların evlerinde geçirecekleri süreci satıcıda geçirmişler. Dolayısıyla sezonları bitmiş. Artık belki bir kez daha açarlar ama onda da öyle dolu dolu açmazlar. Açmaları da küçük bir ihtimal zaten. Üzüldüm.


Sonra eve gelince geçen kış, çiçeklerini açtıktan sonra uykuya dalan muskarilerimin saksılarında yeniden canlanmaya başladıklarını gördüm. Susuz kaldıkları için yapraklarının uçları kurumuş olsa da iki tanecik çiçek dünyaya gözlerini açmıştı. Hemen daha büyük bir saksıya aldım, kurumuş uçları kestim, saksıyı salon penceremin önüne koydum. Gidip gelip bakıyorum. Arada da pencereyi açıp mis mis kokluyorum.😀


Kapalı havalarda ruha iyi gelen, evleri ferahlatan şeylerin biri çiçeklerse, diğeri de ışıklar. İkisinden de mahrum kalmamaya çalışıyorum. 


Ah bir de günbatımlarım var tabii... Her gün birbirinden değişik, her gün bambaşka... Geçenlerde bir gün mavi, gri, sarı, pembe, turuncu gibi bir dolu rengi tek batım anına aldı da geldi. Koca gökyüzü nasıl güzeldi. Fotoğraf makinem crop'lu olduğu için buraya dar kesitler ekliyorum. (Açıyı sonuna dek zorlayınca da objelerde böyle eğilmeler oluyor.) Siz bu fotoğrafın sağ, sol, ve yukarı taraflarının da böyle olduğunu hayal edin. Hatta yapabiliyorsanız bu renklerle ve bu görünümle panoramik bir gökyüzü hayal edin. 


Ne güzel demiş Farid Farjad!

"Çok şükür ki gökyüzü henüz hiç bir cüzdana sığmıyor"





Not: Bu posttaki örgüm Annemaries Haakblog da paylaşılmıştır.

9 Ocak 2021 Cumartesi

2021 in ilk postu... oradan... buradan...

Masaya yatıracağım bir konu var: "Hiç televizyon izlemiyorum" ya da "evimizde hiç televizyon yok" cümlelerine rast gelmişsinizdir. Ki bu cümleleri kuranlar alt söylemde televizyonun aptal kutusu olduğuna dair saklı bir imada bulunur, televizyon izlemenin zamanı boşa geçirmekle eşdeğer olduğunu, yerine koydukları daha değerli-önemli şeyler olduğunu vurgularlar. Eyvallah! Kişi yerine çok daha değerli şeyler, başka kazanım-donanım araçları koyabiliyorsa ne mutlu ona! Ama ve lakin instagram televizyondan çok daha mı yararlı? Sözüm instagram kullanıcılarına değil. Ama televizyon izlemediğini bir prestij payesi olarak vurgularken ve kendini entelektüellik adına sıradan kişiden daha üst düzey bir yere konumlarken, gece-gündüz her an instagramda aktif halde olanlar da hayli garibime gidiyor. Hiç televizyon izlemeyen X kişi, gününün, gecesinin pek çok anını hikayelerinde paylaşmaktan geri duramıyor. Televizyon izlemiyor ama kendini instagrama mecbur hissediyor. Televizyonu beğenmiyor ama instagramı çok beğeniyor. İlginç!


Haftalardır instagrama post girmiyorum, hikaye paylaşmıyorum. Benden bir şey eksilmedi. Yani bir kaybım olmadı. Oradan alımlayacağım şeylerde de bir kaybım olduğunu sanmıyorum. Yani aslında insan instagramsız yaşayabilir. Yaşayamasa bile arada uzun esler verebilir. Yerine başka şeyler koyabilir. Daha önce de denedim, şimdi de deniyorum. Zor değil. Çünkü hiç zorlanmıyorum. Aramıyorum.


Günler kısa... Yapmak istediğim bazı şeyleri yetiştiremiyorum bile. Yine de yapmak istediklerime yenilerini ekliyorum. Yeni bir yıla girmek de bu konuda iyi bir teşvikçi aynı zamanda. Biten yılla birlikte o yıl isteyip de neler yapabildin, neler yapamadın, bir iç muhasebesi içine giriyorsun. Yapamadıkların 2021 de şans bulsun istiyorsun. İlki hemen karşıma çıktı. 

Çocukken, 11-12 yaşlarımda, iki yaz tatilimde kur'an öğrenmek için hocaya gitmiştim. Hocamız yaşlı bir nineydi. Öğreticiliği iyiydi... Ancak tatil boyunca ailece başka şehirlere, gezmelere gittiğimiz için istikrarlı bir eğitim alamamış, bir sonraki yıl diğer öğrencilerle birlikte yine en baştan başlamak zorunda kaldığımdan dolayı da "üstün, esre, ötre"den öteye geçememiştim. Dualar yanıma kar kaldı neyse ki. Bugün ezbere bildiğim bütün duaları hoca ninemden öğrendim. İşte ta o zamanlarda bitiremediğim bu kursun bazen eksikliğini hissediyordum. Son yıllarda da 'emekli olunca yaparım'ın hayalini kuruyordum. Şükür o zamana kalmadan fırsat karşıma çıktı. Diyanet İşleri'nin açmış olduğu online kur'an kursuna başvurdum ve başvurumun ikinci günü hemen derse başladım. Kurs sekiz haftalık. Şu an ikinci haftamızı bitirmiş durumdayız. İyi bildiğim esre, üstün, ötreleri geçtik. Cezm ve medleri öğrendik. Şeddelere geldik. Ve ben heceleyerek de olsa arapça bazı yazıları okuyabiliyorum artık.😇 Arap grameri ile ilgili öğreneceğim daha çok şey var ama sistematiğini çözdüm. Önümdeki karanlık yolda elimde fenerle ilerleyebiliyorum. Bazı soundlar zorladı ama. Dad, Ayn ve Zı seslerini çıkarmam epey bir çabalama gerektirdi. Şimdi orijinalleri gibi çıkarabiliyorum.😊 Ayrıca ezbere bildiğim sureleri tecvidli bir şekilde okumayı öğreniyorum. Her dersin ertesi sabah oturup konu tekrarını yapıyor, çalışkan bir öğrenci olarak öğrendiklerimi pekiştiriyorum. Yıllar sonra bir kez daha öğrenci oldum. Ve bu süreçten çok keyif alıyorum.



Bu süreçte yazma eylemim epey bir sekteye uğramış olsa da uzun geceleri okumakla ve örmekle doldurmaya çalışıyorum. Neredeyse bir yıl olacak... baharda giyerim diye pembiş bir bluz başlamıştım kendime. İpi çok ince, örgüsü de pirinç örgü olduğu ve bu yüzden de geç ilerlediği için bunalmış bir kenara kaldırmıştım. Bu kışın kazancı da onu bitirmek olsun bari, dedim ve elime aldım. Yine iğneyle kuyu kazar gibi ilerliyorum. Ön roba bitmişti, arka robayı da bitirmek üzereyim. Belki bundan sonra kolları ve bedeni şişle örmez, tığla daha çabucak örer bitiririm. Kollar ve beden için model arayışındayım.


Kırlara çok fazla çıkmıyorum. Hava sonbahar gibi olsa da açık alanlar esintili. Üşütmek, grip olmak ürkütüyor artık beni. Rutin sağlık kontrollerimi bile ileri zamanlara ertelemişken zorunlu sebepler olsun istemiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, şu içinde olduğumuz şartlarda kırlardan da pek fazla zevk almıyorum. Komşunda biri yaşamını kaybedince televizyon dahi açıp izlemek içinden gelmez, hatta suçluluk yaratır ya... Dünyada insanlar hastalıklarla cebelleşir, yakınlarını pat pat kaybederken çıkıp kırlara eski laylaylomlarımı yapmak içimden gelmiyor. Son iki çıkışımda da eski keyifli hissiyatları duyamadım hiç. Mevsim de bunda etken. Hayır, yaşama sevincimde bir şey yok. Her sabah zıpkın gibi fişek gibi güne başlıyorum, güleceksem gülüyorum, neşeleneceksem neşeleniyorum... ama... zevk-ü sefa söz konusu olunca bu kapsamdaki şeyler içimden gelmiyor. Yine de geçenlerde bir gün sırf mantar görmek için gittim ormana... İnsan toprakta bitmiş mantarları özler mi? Özledim.😊


Bir akşam da, geçen yıl ilk rast geldiğim denizin yüzeyinin altın simlerle kaplı olduğu görüntüyü yine görme arzusu ile yanıp tutuşarak gittim. Bu kez o görüntü yoktu ama mavimsi gri denizde tuzluktan dökülmüş gibi altın simli bir yol olmuştu, ta karşıdaki güneşten bulunduğum yere kadar... Bayıldım... çok bayıldım. (Fotoğraf aslını yansıtmıyor ne yazık ki, denizin üzerinde yol olan o pırıltı, altın renkli yanıp yanıp sönen bir pırıltı idi. Nasıl güzeldi!)


 Teras güllerimden sarı olan kış boyu açmaya devam ediyor. Minik karanfillerim de açtı bu ay. Biraz onlardan biraz da ev içi çiçeklerimden vazoma küçük bir buket derledim, mutfağımı şenledim.


Güneş batmak üzereyken bir kaç mum ve bir kaç led ile bulunduğum yeri aydınlatıyor, geçişi kolaylaştırıyorum. Işık ve ısı içeren her şey kış günlerini sıcacık yapıyor. Kişinin "hygge" yi derinden hissetmesine olanak sağlıyor. Bu arada, turuncu ve koyu pembe kalancholarım da pıt pıt açtı, evime neşe kattı.





Hamur işinden, pasta-börek-kek-çörek gibi karbonhidrat-şeker yüklemelerinden kaçmaya devam ediyoruz. Nefis bazen nasıl da baskın geliyor. O zamanlarda bir parça çikolata ile kendimi kandırmaya çalışıyorum. Kanmadığı bir anımda az şekerli kabak tatlısı yaptım. Üstündeki kaymak yoğurt için kaynattığım inek sütünün kaymağı. Kaymakları parça parça dondurucuda saklıyor, bazen kahvaltı da ekmeğe sürüp balla yiyorum, bazen üzerine bal yerine meyve dilimleri koyuyor, öyle yiyorum. Seyrek de olsa tüketmeye gayret ediyorum. Bu arada, kabak tatlısına bir tutam da tarçın serpin (tabii tarçın seviyorsanız). Çok nefis oluyor.


Bu postu da daimi manzaramın eşsiz versiyonlarından biriyle bitireyim. Bizim evden bir günbatımı daha... Günbatımı sevenlere iyi gelsin!🙋