15 Mart 2014 Cumartesi

öyküden... öykü dilinden...


Öyküler bir meseleye dikkat çekmek için yazılırlar... Has öyküde ne bir eksik ne de bir fazla sözcük vardır. Her bir sözcük ve söz dizini, yazarın iletmek istediği düşünceye ışık tutmak için yazılmıştır. Çünkü öykü meseleyi direkt anlatmaz, çağrışım ve çıkarım gibi yollarla okurun alımına sunar. Bu sebeple öykünün alımlayıcısına ulaşması yazarın yazım mahareti kadar okurun da alım maharetine bağlıdır. Okur kendisine direkt değil de dolaylı yollarla iletilen anlam parçalarını birleştirerek asıl  anlama ulaşır. İzlemesi gereken yol; sözcüklerin görünen yüzlerinden arka tarafa geçip derine inmek, adeta bir madenci gibi kazı yapmaktır. Anlam metnin içine bazen parçalara ayrılmış ve kodlanmış olarak yerleştirilmiştir, okur kazı yaparken bu gizil şifreleri de çözebilmeyi amaçlamalıdır.

Öyküler "olay" ve "durum" öyküleri olarak iki ana gruba ayrılır. Olay öyküleri sözlü edebiyattan gelen bildiğimiz hikayeler gibi giriş, gelişme, sonuç bölümlerinden oluşur. Ancak bir öykü aynı zamanda bir hikaye olsa da her hikaye bir öykü değildir. Çünkü öykü illa ki bir mesele ve o meseleye giden kısa bir yol ister. Hikaye ise anlatıcının dilinde dallanıp budaklanabilir ve bir meselesi olsa dahi o  meselenin ekseninden uzaklaşıp farklı farklı konulara kaymış olabilir. Öykü ise fazlalıkları kabul etmez. Kısa ve özdür. Vurucu ve düşündürücüdür. İyi bir öykü, okurun okuma işlemini bitirdikten sonra dahi aklında yaşamaya, üstüne düşünülmeye sebep olandır.

Bir diğer öykü türü ise "durum" öyküsüdür demiştim. Durum öykülerine "kesit" öyküler de denilir. Yazar, bir an'ın ya da durumun belli bir kesitini verir ve öykünün baş ile son bölümlerini yazmadan meselesini anlatıp kalanını bilinmeyene, gerekirse okurun kendi aklı ile tamamlamasına bırakır. Bu anlatım türünde de anlatılmak istenen her şey sözcüklerin arkasına gizlenip okurun çıkarımına bırakılmıştır.

Gelelim; havadan, sudan, mutfaktan, gezmelerden söz ettiğim blogumda bu edebi bilgimi neden paylaştığıma...

Uzun yıllar yüzlerce öykü çözümlemiş biri olarak, öykü dili zamanla anlatım dilime dönüşmüş durumda... Bir olay ya da durumla ilgili bişeyler yazmak/anlatmak istediğimde doğrudan öyküleyerek yazıyor  beynim. Özellikle kesit öykü türündeki gibi, anlatmak istediğim meseleyi bir yaşantı kesiti ile yazıp baş ve sonu açık bırakmak sureti ile anlatıyorum derdimi...   Okuyucumu zeki, okuduğundan anlam çıkarabilme yetisine sahip konuma koyuyor, meseleyi direkt değil dolaylı yollarla iletiyorum... (Bakınız bir önceki posttaki anlatımım... annemin vefatından sonra kaleme aldığım yazı ve daha pek çoğu...) 

Bu anlatım, alım gücü yetersiz okura kendini ifade etmek açısından bir handikap aslında... Sizin kodlayıp ya da üstünü örtüp okuyucunun çıkarımına bıraktığınız yeri yeterince kazıyıp gizil anlam katmanlarına ulaşamaz çünkü... Dolayısıyla oradaki gerçeğe ulaşamadığı için sizin gerçeğinizin yerine kendi gerçeğini koyacaktır.  Hepsinin farkındayım... Ve hatta bir durum olmasa dahi gezi notlarımda bile anlatımımı okurun alımına bırakmak üzere, kısa ve öz yapıyorum... Bazen keşke uzun uzun, bol bol açıklamalı yazıp izah etsem mi diyorum. Ama bunu yapma eyleminin ruhumu nasıl daraltacağını bildiğimden bu fikrimden hemen vazgeçiyorum... Bilmem sizler farkında mısınız? Bloguma yazarken ben bunu hep yapıyorum... Yani az ve öz... kısa ve örtük bir anlatım...

Fark ettim ki gerçek hayatta da böyle... uzun uzun açıklamalar sıkıyor beni... Bir kaç sözcükle meselemi dile getirmeliyim ve karşımdaki aklını kullanıp ne dediğimi anlamalı! Ha bazen sözcükleri makineli tüfek gibi sıralayıp detaya girdiğim zamanlarda oluyor... Bu karşımdakinin alım kapasitesinin dar olduğunu ve sözcükleri kazıyıp altındaki gerçek anlama ulaşabilecek yetkinlikte olmadığını hissetttiğim ve de bizatihi keşfettiğim zamanlarda oluyor. Aslında kendimi ifade etmek için sözcükleri peşipeşine sıralarken ben o anda nasıl sıkılıyor nasıl daralıyorum anlatamam... Ama gerçeği de bilsin, kendi eksikliği ile bir takım yakıştırmalar, anlamlandırmalar yapmasın istiyorum... Bunu çok ender yapıyorum ama çoğu zamanda boş veriyorum.

İşte bu yazı da bu konudaki meselemi detaylıca açıklama yazısı.... Şu an geldiğim noktada sıkılmış ve daralmış durumdayım. Bu açıklamaya gerek var mıydı, diyorum... Öte yandan kendimi açık ve net bir şekilde ifade ve izah edebilmiş olmamın verdiği bir iç huzur da var. Böylelikle daha da anlaşılır olabildiğimi hissediyorum.


Bu yönüm de bilinsin istedim... Bu postun meselesi bu. :)

Özetle; alt metin okumalarını seviyorum... Yıllardır okuyorum... Bu dünyada yol almak, uzun anlatımlardan uzaklaşmak demek oldu benim için... Uzun anlatımlardan uzaklaştıkça da anlaşılma kaygısı taşımaya başladım... Özellikle burada umuma açık bir alanda yazarken...

Aklınıza takılan bir şey olursa lütfen bana sorun...



Bu arada; bir önceki yazıma tuhaf bir yorum gelmişti... polemik olsun istemedim...yayınlamadım... Ben bir annenin, (evladını kaybetmiş bir annenin) ağzından çıkan sözcüklere baktım... Anne "oğlum ekmek almaya gitti" diyorsa, o annenin sözüdür içime dokunan... hissettiğim... ve kabul etmek istediğim...
İşte bunu da açıkladım...

3 yorum:

  1. rusyenacim..ben senin butun paylasimlarini seviyorum
    konu ne olursa olsun,,paylasimin ne olursa olsun:)))))))
    kendine iyi bak...sevgilerimi birakip kaciyorum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de sevgi dolu kalbinizden öpüyorum... sizi çok seviyorum.

      Sil
  2. A grandeza dos amigos são como as flores raras: sua magnitude fica para sempre.(Cristina Beloni)
    Um lindo e abençoado dia!!!
    Beijos Marie.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...