2 Ekim 2013 Çarşamba

Büyük Bahçeler ve Despot (Yeniköy - Saros) - eylül 2013

Şu anda dışarıda ıslak ve soğuk bir sonbahar havası var... yazın bittiğini müjdeler gibi... Belki de bu yüzden, belki de gün boyunca en sevdiğim şeyleri doya doya yaşadığımdan, geçtiğimiz Pazarı bu yazın en güzel, en keyifli günü ilan ediyorum.

Eşimin kuzeni (amcasının kızı) ve eşi ile birlikte, kocacık ve ben Yeniköy, Büyükbahçeler'e gittik ilkin. (Geçen yaz benzer ama daha az aktiviteli bir gün yaşamıştık. Merak edenler şurada bulabilirler.) Büyük Bahçeler, Saros kıyısında büyük bir koyda kıyıdan  içerilere doğru uzanmış yemyeşil bir vadi... Çeşit çeşit meyve ağaçları, bahçeler ve tarlalarla kaplı cennetten bir parça... Benim dünyayı unutacağım ve o dünyada kaybolacağım rüya ötesi saklı bir köşe.

Yakın akraba-eş-dost bahçeleri var burada...  Mevsimin son hasatından nasip olarak ikram edilmişlerdi bizlere... Serbesttik... dilediğimizden dilediğimiz kadar toplayabilirdik...

Bu ince, bu zarif ikramı "göz hakkı" nezaketiyle kabul ettik...
Kolumda sepetlerim... koştuk yeşilliğin içine.


Dalları al al nar yüklü ağaçlar karşıladı önce bizi.... Ben gibi şehirli kız bilmez ki hangisi olmuş hangisinin hasat zamanı şimdi. Duruma el koydu ve  "şunları şunları kopar" dedi, grubun diğer üyeleri... :)

Bu gülüşlü poz... bu mesafeli duruş... nar toplamaya ilk kez çıkmış bir garibin heyecan ve neşe dolu acemiliğidir.

Nar hasatında köyden gelen başka akrabalar da vardı. Toplayıp toplayıp getirdiler, "bak bu en tatlısı, bu en büyüğü"... Meğerse her ağacın narı başka tatlarda olduğu gibi aynı ağacın farklı boylardaki narları dahi başka başka tatlarda olurmuş. Şekillerinden, ağız kısımlarının yapısından biliyorlardı en tatlısı hangisi...

İri iri, siyah siyah caaanım böğürtlenler adım başı her yerde idi. Keşfettikçe başına üşüşüyor... bir sepete, en az üç ağzıma atıyor, dilimi damağıma vurarak -sanki böyle ezdikçe içindeki tat daha da açığa çıkacak, daha da bir lezzetli olacak gibi- şapır şupur yiyordum. Bu yaşıma dek bu kadar böğürtleni ne bir arada gördüm, ne de bir anda bu kadar çok yedim! :)




Yalnızca böğürtlen değil... her fırsatta ne bulursam iştahla yiyordum... yiyorduk... :)



Meyveyi daha o an, dalından koparıp yemek... sahiplerinin ağzından kimyasal hiç bir katkının olmadığını dinlemek... ve bedeninin içine yollayacağın şeylere güven duymak... o güvende huzur bulmak... işte o an en büyük mutluluk bu idi!


O gün hayatımda bir ilk daha yaşadım ve bir şey daha öğrendim... Cevizler ağaç tepelerine çıkıp toplanılmazmış. Tıpkı zeytinler gibi, dallar silkelenince ya da ağaca çıkan kişinin uzun bir sopa ile dalları pataklaması ile pat pat yere düşermiş cevizler... Görünenler tek tek toplanıp bir yerde biriktirilir, uzaklara kaçanlar tek tek aranır o birikime eklenirmiş... Öyle hoş geldi ki bu işlem bana... ağasının gözüne girmek için cevvalce iş gören  maraba kadar hevesle gerçekleştirdim... :)


Ağaçtan ağaca.. bahçeden bahçeye... bir vakit böyle geçti.
Sonra yemyeşil yoncaların kucağına oturup etrafı seyreyledim huşu ile.... aç gözümü ve gönlümü bol bol doyurdum.


Büyük Bahçeler'e ayırdığımız süre sona ermişti ve Despot'a doğru yola çıkılmalıydı.
Ah Despot! Anılarımdaki korkunç uçurum... Bu kez -neyse ki-deniz yoluyla bekliyordu bizi...

26 yıl önce tazecik bir gelin (nivyesta) iken kocacıkla Yeniköy'e gelmiş, Pomak kültürü ile ilk kez tanışmış, yeni akrabalarımın mübadele yolu ile gelip yeni yaşamlar kurdukları bu toprakları ilk kez tanımıştım. Ahmet dayı,  bu Antepli gelini Saros kıyılarında traktörü ile gezdiriyor, yaşamlarına ortak ediyordu. Kocacık da görevi nedeniyle uzak kaldığı bu topraklarda çocukluğunun izlerini sürüyordu. Her yere götürmüş, "bugün de Desot'umuzu görsün gelin hanım", demişti Ahmet dayı. Bi dolu kızan, kızçe cümbür cemaat yola düşmüştük. Despot tıpkı Kömür Limanı gibi saklı bir cennetti. Ancak araçla, hatta traktörle dahi gidilebilecek denli düzgün bir yolu yoktu. Kömür Limanı tarafından kıyıdan belli bir noktaya gelince vadinin sağındaki dağın dik yamacından aşağıya yaya olarak inmek mümkündü. Köylüler alışkındı bu yola... kocacık da üstesinden gelebilirdi... Tek sorun bendim... Ayağımda sandaletlerle... sık sık kayarak, sağımda solumda kim varsa imdadıma yetişip tutarak... sık sık "ayyy ben burada kaldım, daha fazla inemeyeceğim" feryatları ederek o dik uçurumu nasıl indim aşağıya... Ah hala dün gibi aklımda!

Aşağıda öyle güzel, öyle yemyeşil bir vadi... devamında masmavi Saros... ve bomboş bir koy karşılamıştı ki bizi, köylülerin hatırlı konuklarına göstermek isteyecekleri kadar güzeldi. Oltayı denize saldıkları anda çeşit çeşit balık yakalıyordu olta sahipleri... Hayatımda ilk balığı orada yakaladım... Nasibim kocaman bir karagöz idi...

İniş aklımdan çıkmıyordu ama... Çünkü aynı yolu çıkış için kullanacaktık bu kez. Nitekim güneşin yavaş yavaş aşağıya düşmesi ile birlikte toparlanıldı ve dönüş yoluna geçildi. Kocacık önde elimden tutar hatta çeker vaziyette yol aldım bir süre... Ama dağ gitgide dikleşiyordu ve kayalar bıçak sırtına dönüşüyordu. Düşsem paramparça olurdum kesin... Düşebilirdim de... sandaletlerim yer yer kayıyordu yine... Düşsem arkam çocuk çocuk doluydu.... Bir keçi kadar çevik ayaklarına rağmen,  misafirlere yol vermiş arkadan geliyorlardı. Ahmet dayının kızı Gülşen, ben tıkanıp "eyvah artık çıkamıyorum" dedikçe, yarı Pomakça Yarı Türkçe nerelere bastığını, nasıl çıktığını gösteriyor, bıçak sırtına dönüşmüş kayaları bir çırpıda çıkıyor, yukarılarda zafer gülüşleri atıyor, hatta halimi komik bulup çocuk gibi neşeleniyordu. Çıkamıyordum artık... Kocacığın kolları dahi çıkmama yetmiyordu, bastığım yerler bıçak sırtından jilet kenarına dönüşmüştü ve bir adım daha atacak olsam düşüp paramparça olacaktım... Öylece kaldım... Gzölerimden ince ince yaş süzülmeye başladı... Çok ciddiydim, çıkamıyordum... Durdum çaresizce aşağı baktım... O vakte kadar "sakın aşağı bakma" diyen kocacığın sözünü unutmuş, altımdaki uçurumun dibi ile gözgöze gelmiştim. Gözyaşlarım sık sık inmeye başladı. "Çıkamıyorum" diye tekrarlıyordum. Ahmet dayı, "gel" dedi kocacığa... "sen Nivyestayı arkadan it, ben yukarı çekeceğim". Arkamdan iten olmasa çıkamayacaktım belli ki, arkamdan itebilecek o an yalnızca kocacık idi. :) Ahmet dayı çevikçe yukarı tırmanıp omzundaki tüfeği eline aldı ve bana uzattı... "Tut bunu!"... Tuttum... Kocacık arkadan vargücüyle itti... Sanki bir kaldıraç alıp kaldırmış gibi... adımlarıma ihtiyaç duymadan... uçarcasına... ondan sonra hep iterek hep çekerek yukarı taşıdılar beni... :)

Hala hatırladıkça tüylerim diken diken....

İşte yılar yıllar sonra o Despot'a gidecektik... Adı gibi, kucağına alma konusunda despot koy'a!

Bu kez uçurum yolu hesaba hiç katılmadı. Giderken kayıkla gidilecekti, dönüşte kayık bulunamazsa kıyıdan kıyıdan yürünülerek gelinecekti. 3 kilometre vız gelirdi bana... yürürdüm... yeter ki beynimde kapkara yer bulan o uçurumlu yol olmasındı!

Sahilde balık ağlarını onaran balıkçılardan birinin kayığına atlayıp masmavi denizin koynunda salına salına düştük yola...


Yeniköy'ün sahilindeki büyük koyla birlikte üç büyük koy geçtik ve Despot'un koyuna geldik.

Koy ve gerisindeki vadi sit alanı olmasına rağmen kuzenin eniştesi vaktiyle buraya küçük bir kulübe ve bir çeşme inşa etmiş. Çeşit çeşit meyve ağaçları dikmiş, sebze bahçesi kurmuş. Ve ölünceye dek bu cennet köşede tek başına yaşamış. Evlatları ve kuzen zaman zaman bu koya gelip rahmetliyi yad ediyor ve bıraktığı güzellikleri geçmiş anıları ile birlikte yeniden yaşıyorlar. Bu kez bu güzelliğe bizi de ortak ettiler.


Çeşmenin yukarısında, kulübenin avlusunda yer hazırladık hemen... Büyük Bahçeler'de topladığımız cevizler yetmezmiş gibi ceviz ve bademler topladık. Kocacık oltasını denize saldı. Kah o kah ben balık yakaladık. Sonra o hafızamdaki korkunç uçurumdan keçi sürüsü, çoban ve köpeği indi. Boy boy, cins cins keçiler çeşmenin yalağından su içip yanımızı yöremizi sardı. Her gün gelip sularını içtikleri bu ıssız yerde onlara merakla bakan gözler vardı ve onlar da bu gözlere aynı meraklılıkla bakıyorlardı.


Boynuzları uzun uzun, kıvrım kıvrım kocaman tekeler vardı ve yanlarına yaklaşmaya korkuyordum. Çelimsiz görünenlere yaklaşacak olduğumda su içenlerin ürküp yalaktan uzaklaşmaya çalıştıklarını gördükçe aramızdaki mesafeyi açıyordum. Derken oturduğumuz yere döndüm. Telefonumla görüntü almaya çalıştım.

Bazıları durup ciddi ciddi poz veriyordu.
Derken minik bir keçi yavrusu yanıma dek geldi, başını bana doğru uzattı. Kalktım yanına doğru gittim. Ürküp kaçacağını bekliyordum. Başını eteğime yaklaştırdı. Ah! sevilmek istiyordu sanki... eğildim sarıldım... tatlı sözler söyledim... sevgiyi biliyordu ve o an benden sevgi alıyordu, halinden de mutluluk duyuyordu. Kulağına çok cici çok tatlı olduğunu fısıldadım, hatta öptüm... hiç ayrılmadı... Tıpkı bir çocuk gibi onu seviyor olmamın devamını bekledi... Çoban geldi bu sırada... "Diğerleri yaklaştığım anda kaçıyorken, bu yavrucak kendisi geldi, hatta seveyim diye bir çocuk gibi sevilmeyi bekledi" dedim... Güldü çoban, "onu küçücük bir bebekken köyün kızları biberonla besledi" dedi... Yanılmamışım, sevmeyi sevilmeyi biliyormuş yavrucak.

O gün o yaşıma dek bilmediğim çok şey öğrendim, bilmediğim duygular keşfettim.

Kurumuş dere boyunca kurumuş dallar topladık sonra. Kocaman ateş yaktık. Klasik pikniklerimizden birini daha gerçekleştirdik.

Güneş düşmeye başladı sonra... gelen giden kayık yoktu.... Günün getirdikleri üzerine hoş sohbetler eşliğinde dönüş yoluna yaya düştük bu kez..

Despot daha pembe bir anıya dönüştü hafızamda...

Not: Araçla gidilen bir koy olsa idi burası, bugün böyle bakir, böyle temiz ve böyle sakin kesinlikle olmazdı... Dönüş yolu olarak kullandığımız yol 26 yıl önce açık değildi... yürüme amaçlı bir yol açılmış hiç olmazsa.


3 yorum:

  1. ruşencim ne güzel yerler böyle... seninle gezmiş gibiyim. Keçi ile olan fotoya bayıldım. Sevgi, sevgi her şeyin başı ...

    YanıtlaSil
  2. ohhhh misler gibiiiiiii
    keyifle izledim,,,ozlemisim:)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...